top of page

Bölüm 1

[1:1] “SOLCU KİM, SAÄžCI KİM?”

1-1f.png

“Anne dün siz misafirlerle sofrada konuÅŸurken ‘80 öncesi’nden bahsediyordunuz. ‘Solcular’ varmış, ‘saÄŸcılar’ varmış. Her gün insanlar birbirlerini öldürüyormuÅŸ. Ben hiçbir ÅŸey anlamadım dinlediklerimden. Solcu kim, saÄŸcı kim?”

“Solcular sosyalizmi savunan insanlara denir. SaÄŸcılar da kapitalizmi savunur.”
“E iyi de sosyalizm ne, kapitalizm ne?”

“OÄŸlum, sosyalizm yoksulun-zenginin olmadığı, herkesin eÅŸit olduÄŸu sistemin adıdır. Kapitalizm ise tam tersi ÅŸekilde, zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul olduÄŸu sistemdir.”


Annemle bu diyalog gerçekleÅŸtiÄŸinde ben on üç yaşındaydım. Bugün oldukça yüzeysel bulduÄŸum bu tanımlar, o vakit beni çok etkilemiÅŸti. DoÄŸru ya da yanlış, birbirinden farklı yönetim sistemlerinin olması, insana yaÅŸadığı dünyanın bu ÅŸekilde olmak zorunda olmadığı mesajını veriyordu. Bu oldukça heyecan vericiydi. Acaba dünya kaç çeÅŸit ÅŸekilde yönetilebilirdi? Seçme ÅŸansım olsa, ben hangi tür bir dünyada yaÅŸamak isterdim? Bu soruların cevabını bulmak arzusuyla soluÄŸu ansiklopedilerimin başında aldım.

[1:2] SORGULAYAN ÇOCUK

çocuk.png

Her çocuk gibi ben de çok ama çok meraklı oldum. Dünyayı keÅŸfetme sürecim kırmanın, parçalamanın, karıştırmanın, kurcalamanın, birleÅŸtirmenin ve dağıtmanın yanında, büyüklere sorduÄŸum sorularla da ilerliyordu. Yaşım on üç olduÄŸunda, halen beÅŸ yaşındaki bir çocuk gibi meraklı kalmamın sanıyorum ki iki temel nedeni olmuÅŸtur. Bunlardan biri annemin sorularıma yaklaşım ÅŸekliyse, ikincisi de çocuk ruhumun mevcut eÄŸitim sisteminin diÅŸlilerinden (derslerdeki aşırı ilgisizliÄŸim sayesinde) saÄŸ çıkmayı baÅŸarmış olmasıdır.

Anneme gün içinde pek çok soru sorardım:
“Anne küçük dil ne iÅŸe yarar?”
“Anne yılanlar nasıl ürer?”

Annem cevabını bildiÄŸi soruları bir yetiÅŸkine anlatır gibi cevaplardı. Asla “Çocuk ne olsa da.” diye düÅŸünüp, basitleÅŸtirme yoluna gitmezdi. Soru sorduÄŸum için hiçbir zaman terslememiÅŸti. Her ÅŸeyi sormakta özgürdüm. Bu özgürlüÄŸün farkında olmasam da, aldığım tepki hoÅŸuma gidiyor, beni cesaretlendiriyordu. Öyle ki annem cevabını bilmediÄŸi sorular karşısında, “Bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. ÖÄŸrenip sana anlatırım.” derdi ve öyle de yapardı. Esas olarak anne-oÄŸul arasında ilerleyen bu süreç, benim okumayı öÄŸrenmemle birlikte, kendine alternatif bir kaynak bulmuÅŸtu: ansiklopediler!

Benim çocukluÄŸumda internet yoktu. Bilgiyi edinmenin en iyi kaynağı, benim için ÅŸüphesiz ki evimizdeki Meydan Larousse, Temel Britannica, Hayat Ansiklopedisi gibi kaynaklardı. Hiçbiri de satın alınmamış, gazetelerden kesilmiÅŸ kuponlarla tedarik edilmiÅŸti.

Altı yaşından sonra ne zaman anneme ciddi bir soru sorsam, “Ama sen artık okuyorsun. En doÄŸrusunu gidip ansiklopedilerden öÄŸrenebilirsin.” diyor ve beni araÅŸtırmaya yönlendiriyordu.

Ansiklopedilerin sayfalarını çevirdiÄŸimde, hayvanları, bitkileri, ülkeleri, tarihi ve bilimsel olayları görüyor, bilmediÄŸim ne kadar çok ÅŸey olduÄŸunu fark ederek heyecana kapılıyordum. Aklıma gelmeyen, üzerine soru bile üretemediÄŸim ne çok ÅŸey vardı böyle. Ansiklopedi karıştırmak kısa zamanda benim için bir tutkuya dönüÅŸtü. MisafirliÄŸe gittiÄŸimizde, eÄŸer o evde bizde olmayan bir ansiklopedi ile karşılaşırsam, hemen ev sahibinden izin istiyor, bütün bir seti yere seriyordum.

[1:3] “ANNE BEN KOMÜNİST OLDUM!”

Meydan Larousse'un “sosyalizm” baÅŸlığını bulmakla baÅŸladım iÅŸe. Ardından “kapitalizm”i, konu baÅŸlıklarının altındaki “bknz.”lardan hareketle de diÄŸer ilgili konu baÅŸlıklarını... OkuduÄŸumun ne kadarını anladım bilmiyorum ancak, o gün ansiklopediyi kapattıktan sonra, annemin yanına koÅŸup heyecanla “Anne ben komünist oldum!” dedim. Annem ise buna yalnızca gülmekle yetindi.

[1:4] ANNE BABASININ NİKAH ŞAHİDİ

Babam Denizcilik Fakültesi'ni ikincilikle bitirmiÅŸ, ömrünün on sekiz yılını denizlerde, okyanuslarda geçirmiÅŸ bir kaptandı. Dünya haritasında onun gittiÄŸi ülkeleri iÅŸaretler, sabırsızlıkla döneceÄŸi günü beklerdim. Annem ve babam ben daha bir yaşını doldurmadan ayrılmış olduklarından, babamın sefer dönüÅŸünü beklemek de dedem ve babaannemin evinde nasip olurdu. Kapı zili çaldığında, o kapıyı benden baÅŸkası açamazdı. Babamı uzamış sakallarıyla karşımda bulduÄŸumda, heyecanla üzerine atılırdım. Biraz süre geçtikten sonra da ilgim beraberinde getirdiÄŸi çikolatalara, hediyelere yönelirdi.

Babam yıllarca açık denizlerde gezdikten sonra “karaya çıkma” kararı alıp, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okumaya baÅŸladı. Mezun olup avukatlığa baÅŸladığında, hem kaptan hem de avukat olarak saÄŸlam bir “ticari deniz hukukçusu”na dönüÅŸtü. Bu dönemde anne ve babam evliliÄŸi tekrar deneyeme karar verdiler. Ben dokuz yaşındaydım ve anne babamın nikah ÅŸahitliÄŸini yapmak da bana düÅŸtü.

[1:5] BALET OLMANIN DİREĞİNDEN DÖNÜÅž  

ÇocukluÄŸumda yetenekli bulunduÄŸum bir alan vardı: dans! Kuzenim Mehmet ise Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı bünyesinde öÄŸrencilik yapmaktaydı. Onun vasıtasıyla bale bölümüne alınacak erkek ve kız öÄŸrenciler için açılacak yetenek sınavından haberimiz oldu. Henüz “sekiz yıllık zorunlu temel eÄŸitim” diye bir ÅŸey yoktu ve konservatuar eÄŸitimi daha “ortaokul” düzeyinde baÅŸlayabiliyordu. İlkokulu bitirmiÅŸtim ve sınavlara ben de kayıt oldum.

Elemenin ilk etabı bir tür zeka testiydi. Sınav olmak için ilgili yere gittiÄŸimde neye uÄŸradığımı ÅŸaşırdım. Alt tarafı üç kız, üç erkek seçilecekti. Ancak çok yoÄŸun bir katılım olmuÅŸtu. Bize gösterilen tahta sıralara dizilip soruları cevaplamaya baÅŸladık. Bu sorular ÅŸekiller arasındaki farklar ve benzerliklere, kavramlar arası farklar ve benzerliklere, matematiksel iÅŸlem ve iliÅŸkilere dairdi. Bitirip çıktım. Bir süre sonra ikinci sınav için isim listesi yayınlandı. SaÄŸda solda aÄŸlayan çocukların arasından korkuyla geçerek listelere ulaÅŸtım. Listede adımı bulmak beni rahatlattı. Aday sayısı ise yarıdan aza inmiÅŸti.

İkinci elemede sırayla piyanonun yanına alındık ve kulak testine tabi tutulduk. Basılan tuÅŸlarla aynı notada “la” sesi vermeliydik. EÄŸitmenin eliyle tuttuÄŸu ritmin aynısını tekrarlamalıydık. Bu elemeyi de atlatmayı baÅŸardım. Artık daha da az aday kalmıştı.

Üçüncü elemede bütün adaylar iç çamaşırıyla elastikiyet testine alındı. Bacak açma, ayak bükme, çeÅŸit çeÅŸit kıvrılmadan sonra test tamamlandı. Bu test sonrasında geride kalmayı baÅŸaran beÅŸ kız ve beÅŸ erkekten biriydim. BaÅŸka bir sınav olmayacak, hangi üç erkek ve üç kızın seçileceÄŸine kurul karar verecekti.

Annem, teyzem, kuzenim ve ben çok mutluyduk. Benim de seçilen üç erkekten biri olacağıma dair güçlü bir inancı paylaşıyorduk. “Balet elbisen benden.” diyordu teyzem. Lakin beklediÄŸimiz gibi olmadı ve artık aÄŸlama sırası bendeydi.

[1:6] “YAÅžINA GÖRE BİR ÅžEYLER OKU!”

Bir yaz babam, annemle bana gemi hayatı yaÅŸatmaya karar verdi ve İskenderun limanından Tuzla tersanesine gidecek bir geminin kaptanlığını aldı. Yaşım on birdi. Kaptan köÅŸkünde ikinci kaptan beni bir köÅŸede dalmış kitap okurken görünce yanıma geldi.

"Ne okuyorsun?"
"Erdal Atabek’in ‘KuÅŸatılmış Gençlik’ adlı kitabı."
"Ne anlatıyor?"

Anlatmaya baÅŸladım. Bir süre dinledi ve sonra sözümü kesti.

 

"Yahu yok mu yaşına göre bir ÅŸey? Niye bu kitabı okuyorsun? ‘KuÅŸatılmış Gençlik’ de ne? GençliÄŸine yazık etme! Yok mu Teksas Tommiks falan?"

[1:7] “ÜSTÜN ZEKALILAR OKULU”

Balet olmayı beceremeyiÅŸim sonrasıydı. Ailem ortaokul olarak hangi okula gideceÄŸime karar vermeye çalışıyordu. Bir gün annem IQ testiyle öÄŸrenci kabul eden bir okulun gazete ilanıyla karşılaÅŸtı. İlan 1991’de özel eÄŸitim vermeye baÅŸlayan Yeni Ufuklar Koleji tarafından verilmiÅŸti ve dördüncü eÄŸitim yılına girmek üzereydi. Babamla ilan üzerine görüÅŸmesinin ardından beni alıp o vakit Yakacık'ta bulunan okula götürdü.

Test sırası bana geldiÄŸinde psikoloÄŸun odasına girdim. Önüme sırayla resimler, ÅŸekiller koyup sorular sordu. Aralarındaki baÄŸlantıları kurmamı, olay örgüsünü sıralamamı istiyordu. Benzer kelimeler arasındaki farkları soruyor, bazen de sayı dizilerinden sonra hangi sayının geleceÄŸini bulmamı istiyordu. Sonunda “Tamam, bu kadardı.” deyip gülümsedi. Ben odadan çıktıktan bir süre sonra psikolog müdür yardımcısı ile görüÅŸmeye gitti. GörüÅŸme sonunda da annem müdür yardımcısının odasına çağırıldı.

Annemin aktardığına göre müdür yardımcısı ona, “ÇocuÄŸunuz üstün zekalı. Böyle bir çocuÄŸa sahip olmak oldukça zordur. OÄŸlunuzu okulumuzda okutursunuz okutmazsınız, o sizin bileceÄŸiniz iÅŸ. Ancak ben size derim ki, bir ebeveyn olarak sizin de onun gibi özel bir eÄŸitime tabi tutulmanız lazım.” demiÅŸ.

Böylece “üstün zekalılar okulu”nda öÄŸrencilik hayatım baÅŸladı. Dokuz kiÅŸilik sınıfımda okul sahibinin oÄŸluyla birlikte iki de Yahudi sınıf arkadaşım vardı. Bir bütün olarak okulun oldukça az sayıda öÄŸrencisi vardı. Ders aralarında ne koridorlarda ne de okul bahçesinde kayda deÄŸer bir kalabalık belirirdi. Üstün zekalı çocukların eÄŸitiminde uzmanlaÅŸmış yabancı öÄŸretmenlerimiz vardı. Zorunlu temel derslerin yanında cinsellik, yaratıcılık, temel satranç bilgisi gibi dersler alıyor, tiyatro oynuyorduk.

Bir gün mahallede diÄŸer çocuklarla birlikte top oynarken, apartmandan bir arkadaşımın ablası yanıma gelip “üstün zekalı mı yoksa üstün yetenekli mi” olduÄŸumu sordu. “Yetenek sınavıyla girmedik, zeka sınavıyla girdik.” dedim kendinden emin bir ÅŸekilde. Lakin ben de ne gibi bir "üstünlüÄŸe" sahip olduÄŸumu merak etmiyor deÄŸildim. Cevapladığım o bulmacalar “üstün” olmayı mı gerektiriyordu hakikaten? Peki ne kadar “üstün”? Ne ben ne de sınıf arkadaÅŸlarım kendi IQ puanını biliyordu.

Çok küçük yaÅŸta okumayı öÄŸrenmiÅŸ, on bir yaşında üç dört dil bilen, akıldan çok sayıda matematik iÅŸlemini hızlı bir ÅŸekilde söyleyiveren bir çocuk deÄŸildim. Anaokulunda veya ilkokulda da derslerde göze çarpan bir baÅŸarım yoktu. Dahası baÅŸarım yoktu! ÖÄŸretmenlerin her daim ÅŸikayetçi olduÄŸu, “uyumsuz” - “yaramaz” bir öÄŸrenciydim. Okula gitmekten, diÄŸer çocukların arasına karışmaktan nefret ediyordum. Yazmayı öÄŸrendiÄŸim gibi günlük tutmaya, dövdüÄŸüm çocukları neden dövdüÄŸümü not almaya baÅŸladım. Ama gel gelelim yaÅŸlı insanları dinlemeyi, onlarla arkadaÅŸlık kurmayı çok seviyordum.

Benim için “matematik” ise bir “ders” deÄŸil, paraya dair her ÅŸey demekti. Para biriktirmeye, pazarlık yapmaya ve birilerine bir ÅŸeyler satmaya dair inanılmaz bir ilgim vardı. Annem beni alışveriÅŸe gönderdiÄŸinde iyice gezer, birkaç yerden fiyat alır, pazarlık yapar, alışveriÅŸ listesini ucuza getirip aradaki farkı da cebe atardım.

Ders aralarında arkadaÅŸlarımı toplayıp öÄŸrendiÄŸim sihirbazlık numaralarını sergiler, iÅŸin sırrını öÄŸrenmek isteyenlere ise “uygun bir ücret karşılığında” hilesini öÄŸretirdim. Bu bazen kağıt katlamayla elde edilen bir ÅŸekil bile olabiliyordu.    

Aile büyüklerime “Masaj yapayım mı sana?” diye soruyor, “Yap.” dediklerinde bir güzel sırtlarını, omuzlarını, kollarını yoÄŸuruyor, bitince de ücretini söylüyordum.

AvÅŸa’da geçirdiÄŸim bir yaz tatilini, sahilden topladığım istiridye kabukları ve deniz minarelerini yapıştırıcıyla birleÅŸtirerek ve oluÅŸturduÄŸum tuhaf ÅŸekilleri meydanda bir tahta kasanın üzerinde satmaya çalışarak geçirmiÅŸtim.

Annem doların, markın deÄŸerini öÄŸrenmek için bana sorar, virgülüyle birlikte cevabını alırdı. Para saymaya dair acayip bir tutkum vardı. Kendi harçlıklarımı tekrar tekrar saymakla yetinmiyor, tanıdıklarımın cüzdanlarından çıkardığım paraları da sayıp yerine koyuyordum. Annem sık sık, "Sayma artık, kafayı yiyeceksin saya saya." diyordu.

 

Yeni Ufuklar'dayken mahalleye ayrı gazete, okula ayrı gazete çıkarmaya baÅŸladım. Gazetelerden bulduÄŸum ilginç haberleri derliyor, kompozisyonlar yazıyor, kur fiyatlarını (çocukların ne iÅŸine yarayacaksa!?) ise eksik etmiyordum. Fotokopileri sadece kendim satmıyor, mahalle mahalle gezip satacak olanlara da satılan gazete adedi üzerinden ücret ödüyordum.

 

Ben okulun öÄŸrencisiyken, ziyaretçilerimizden biri Sakıp Sabancı oldu. Sınıfımıza gelip bana bir iki sıra ötede bir sıraya oturdu. Kameralar karşısında sorularımızı cevapladı. Sorulardan biri “Burcunuz ne?” olmuÅŸtu. Soruyu soran arkadaşıma kızmış ve içimden ‘İş adamına sorulacak soru da bu mu? Sizce parayı ÅŸu aralar nerede deÄŸerlendirmeli?’ diye sormak lazım.” diye geçirmiÅŸtim. Ama çekingenliÄŸim tutmuÅŸ ve o soruyu Sabancı'ya yöneltememiÅŸtim.

Okulumuzun bir baÅŸka konuÄŸu ise Süleyman Demirel’di. Okulun bahçesinde kendisine hazırlanmış protokolde otururken, ona yüzünde sakal bıyık makyajıyla sihirbazlık gösterileri yapan öÄŸrenci de bendim.

Bir gün benle bir baÅŸka öÄŸrenciyi Star Tv’de bir tartışma programına katılması için seçtiler. Konu televizyonlardaki ÅŸiddet içerikli yayınlardı. Bir çocuk olarak etkilenip etkilenmediÄŸimizi anlatmamız isteniyordu. Program kaydı esnasında söz alıp, "Elbette ki etkiliyor. Çocuklar televizyonu açtığında kimleri görüyor? Ellerinde silah tutan insanları, karate kung-fu yapanları! Biz onların ne kadar güçlü insanlar olduÄŸunu görüyoruz. Her sorunu kırıp dökerek hallediyorlar." dedim. Kekelemeden, heyecanlanmadan saÄŸlam bir laf etmiÅŸ olduÄŸumu düÅŸünüyor, kendimle gurur duyuyordum. Lakin bir gerçek vardı ki, televizyon programlarını suçlayan ben kendim özel televizyonlar ve ÅŸiddet içerikli yayınlar olmadan önce de diÄŸer çocuklarla aramdaki problemleri ÅŸiddete baÅŸvurarak çözmeye meyilliydim.

İkinci yıl okul yönetiminin eÄŸitim kadrosunu deÄŸiÅŸtirerek yerli öÄŸretmenlere ağırlık vermesi babamda hoÅŸnutsuzluk yarattı. Okul sahibinin oÄŸlu ile kavga etmem üzerine annem okula çaÄŸrıldığında, okul sahibi ile “kimin oÄŸlu haklı” diye çıkan tartışma ise iplerin kopmasına yol açtı. Sene ortasında okuldan alındım ve eve daha yakın, sınıfların ortalama otuz kiÅŸi olduÄŸu sıkıcı bir okula verildim. Yeni Ufuklar Koleji’nin ömrü ise çok uzun olmayacak, kuruluÅŸunun 10. yılı olan 2001’de, “ekonomik sıkıntılar nedeniyle” kapanacaktı.
[1:8] "BABA SOSYALİZM NEDİR?"

"Baba sosyalizm nedir?"

 

Bu soruyu babama yönelttiÄŸimde hukuk bürosundaydık. "Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Zamanım da biraz kısıtlı. Ama sana bir kitap önerebilirim. Sade bir dili var. Alıp konuyla ilgili kısımlara bir göz atabilirsin." dedi ve ardından kalın hukuk kitapları arasından bir tanesini seçip uzattı. Bu bir kamu hukuku ders kitabıydı.

[1:9] ÇİMLERİN ÜZERİNDE FELSEFE KEYFİ

Annem yaptığı İznik çini tabaklarını, teyzem de takı tasarımlarını sergilemek üzere bir otelin golf sahasında panayıra katılmıştı. Oldukça güzel bir gündü. GüneÅŸli açık bir hava, bunaltmayan bir sıcaklık vardı. Çocuklar oradan oraya koÅŸuÅŸturuyor, bir palyaço ise etrafta dolaşıyordu. Bense çimlere uzanmış, babamdan ödünç aldığım kitaptan Antik Yunanistan'da filozofların devlet yapısı üzerine görüÅŸlerini okuyordum. Teyzem seslendi, "Yahu çocuÄŸum kaldır bir kafanı ÅŸu kitaptan da biraz arkadaÅŸ edin kendine. Sıkılmadın mı hâlâ saatlerdir bu hukuk kitabını okumaktan?"

Bir süre sonra kitabı kapatıp panayırda gezinmeye baÅŸladım. Bir tentenin altında toplanan genç insanlar dikkatimi çekti. Ne yapıyorlardı ki? Yakınlarına gittiÄŸimde bu tentenin bir dövmeciye ait olduÄŸunu fark ettim. Geçici dövme yapılıyordu. Masa üzerinde ise bir dövme kataloÄŸu duruyordu. Sayfaları karıştırmaya baÅŸladım.

"Orak çekiç yok mu?"
"Yok."
"Hımm..."

İş baÅŸa düÅŸmüÅŸtü. Ben de sol kolumun üst kısmına mavi tükenmez kalem ile orak çekiç çizdim.

[1:10] THKP-C DAVA TUTANAKLARI

Anneannemin evinde bir gün kütüphanedeki kitapları karıştırırken bir kitap görüp çektim. THKP-C Dava Tutanakları... Anneannemin devrimle, sosyalizmle hiç iÅŸi olmamıştır. Sanıyorum bu kitap teyzemin Nazım Hikmet'e benzeterek aşık olduÄŸu eski eÅŸine aitti. Çok okuyan biriymiÅŸ. Kitabı okumaya baÅŸladım, ancak her sayfasında on-on beÅŸ kadar kelimeye sözlükten bakmam gerekiyordu. Birine bakmasam da, bir cümleyi anlamaya çalışmadan geçsem olmuyordu. Yirmi sayfa kadar sonra usanıp okumayı bıraktım. Yine de iki ÅŸey öÄŸrenmiÅŸtim. Biri daha öÄŸrenecek çok ÅŸey olduÄŸu, diÄŸeri ise Mahir Çayan adında bir devrimcinin varlığıydı.

[1:11] "BEN SOSYALİST DEĞİL, KOMÜNİSTİM!"

Taksim'e TÜYAP kitap fuarına gittiÄŸim bir gün stantların biri özellikle dikkatimi çekti. Bütün kitaplar sol teori ve edebiyata ayrılmıştı. Lenin'in "Proleter Devrim ve Dönek Kautsky" kitabını aldım elime.

"Bu kitap ne kadar?" Beyaz saçlı, beyaz sakallı, gözlüklü bir adam, "Sen mi okuyacaksın?" dedi. Yaşım halen on üç. "Evet, ben okuyacağım." dedim ama soru canımı da sıktı. "O sana biraz ağır gelir. İstersen onu bırak, bak burada bir roman var onu oku." diye devam etti adam. Canımın sıkkınlığı yerini öfkeye bırakıyordu. Hararetle, “Hayır ben bu kitabı okuyacağım!" dedim. Adam gülmeye baÅŸladı ve arkalarda bir yerde oturmakta olan arkadaşına seslendi, "Gel gel bak burada genç bir sosyalist var!" O an sanki suratıma bir tokat yemiÅŸ gibi oldum. "Ben sosyalist deÄŸil, komünistim! Söyleyin neyse parası vereceÄŸim." dedim öfkeli bir ÅŸekilde. Åžaşırmış bir ÅŸekilde ücreti söyledi adam. Cüzdanımdan çıkarıp kaÅŸlarımı çatarak uzattım ve orayı hızla terk ettim.

Kitabı okumaya baÅŸladığımda gerçekten de adama hak verdim. Ağır gelmiÅŸti doÄŸrusu! Bir tartışma vardı ortada ama neyin tartışıldığını tam olarak anlayamadım. Yine de anlar anlamaz kitabın beÅŸte ikisi kadarını okumayı baÅŸardım. Özellikle devrimden sonra burjuva sınıfının neden kendi haline bırakılamayacağının gerekçelendirildiÄŸi kısım aklımda kaldı. Bu aynı zamanda devrimin neden bir diktatörlük kurması gerektiÄŸinin de dayanağını teÅŸkil ediyordu.

[1:12] UYUMSUZ ÖÄžRENCİ

Yeni okulumda sınıftaki öÄŸrenciler birbiriyle tanışıktı ve ben sonradan geldiÄŸim için bir süre karşılıklı olarak yabancılık çektik. Üstelik dokuz kiÅŸilik bir sınıftan yirmi küsur kiÅŸilik bir sınıfa geçmiÅŸtim. Dersler ise yaratıcılıktan, öÄŸrenci merkezli olmaktan uzak, bilgi bombardımanı ÅŸeklinde ilerliyordu. Kimse bize "akıllı çocuk" muamelesi yapmıyordu bu okulda. MüÅŸterilerine özel ilgi gösteren bir ÅŸirketin sevecenliÄŸinden ötesi yoktu.

İlk resmi uyarımı "din öÄŸretmenine saygısızlık"tan aldım. ÖÄŸretmen sorduÄŸum sorulardan rahatsız olmuÅŸtu. Durum öyle bir hale geldi ki, sınıfa girdiÄŸinde ilk sözü "Hadi sen biraz çık gez. Yok yazmayacağım." oluyordu. Koridorda su savaşı yapmaktan ve kavga etmekten iki kez daha uyarı aldım ve sonunda kendimi müdürün odasında buldum. Bir sürü nasihat dinledikten sonra önüme imzalamam için bir kağıt uzattı. AÅŸağı yukarı yazanlar ÅŸu ÅŸekildeydi:

"Bir daha disiplini bozucu hareketlerde bulunmayacağıma söz veriyorum. Aksi halde hakkımda uygulanacak disiplin cezasına razı olacağım."

[1:13] "GERİLLA OLUP DEVRİM YAPMAK İSTİYOR."

Yeni okulumda bir veli toplantısı... Toplantıya giden babam hangi öÄŸretmenin sırasına girse bir ÅŸekilde beni çekiÅŸtiren velilere denk gelmiÅŸ.

"Berk diye bir çocuk varmış. Çok yaramazmış. Dersi dinlemediÄŸi gibi, bizim oÄŸlana da dinletmiyormuÅŸ."
"Evet bizim kız da anlattı onu. Sürekli sorular sorup dersi kaynatıyormuÅŸ."

Babam tek tek öÄŸretmenlerle görüÅŸmeye baÅŸladığında da hakkımda hiç iyi ÅŸeyler duymamış; “Yaramaz, ukala, küstah, tembel, dalgın…” Babam sinirli adam, git gide bana daha fazla bilenmiÅŸ. Sıra edebiyat öÄŸretmenine geldiÄŸinde kapısını çalmış. "Merhaba. Ben Berk'in babasıyım." diyerek kendini tanıtmış. Edebiyat öÄŸretmenim Ülkü Özsoy, "Öyle mi? Peki, sizinle en son görüÅŸmek istiyorum." deyince babam, "Eyvah! Adam çok dolmuÅŸ belli. Kim bilir bu hocaya neler yaptı?" diye düÅŸünmüÅŸ. Sonunda herkes girip çıktıktan sonra tekrar odaya girmiÅŸ.

"Buyurun oturun."
"Dinliyorum hocam."
"Berk çok özel bir öÄŸrenci. Her hafta bana çantasından üç farklı kitap çıkarıyor. Gerilla olup devrim yapmak istediÄŸini söylüyor. Ben de ona, 'Sen oku, demokrat bir aydın olarak meclise gir.' diyorum. DiÄŸer öÄŸrencilerden oldukça farklı hayalleri ve kiÅŸiliÄŸi var. Benim en sevdiÄŸim öÄŸrencim."
"Öyle mi!?"

Bu diyalog sonrasında babam biraz olsun yatışmış. "Gerilla olma hayali" ise onun için ciddiye alınmayacak kadar fantastik, çocuksu bir hayal. Bu sayede eve döndüÄŸünde bana daha az kızmaya karar vermiÅŸ.

[1:14] "ANASI BABASI AYRILMIÅž ÇOCUK"

Annem ve babam ikinci evlilik denemelerini ancak dört buçuk yıl kadar sürdürebildi. Ben ortaokul son sınıftayken tekrar ayrıldılar. Annemle birlikte anneannemden kalan eve yerleÅŸtik. Yıllar sonra babam sıklıkla "aykırı iÅŸler" yapmamı "annesi babası ayrılmış çocuk" oluÅŸuma baÄŸlayacaktı. Daha da ileri bir zamanda ise, "Yıllarca ayrıldık diye böyle davranıyorsun diye düÅŸünmüÅŸtüm ama yok yahu! O kadar anası babası boÅŸanmış çocuk var. Hiçbiri de senin gibi deÄŸil. Herhalde senin içine ÅŸeytan girmiÅŸ!" diyerek revize edecekti.

[1:15] ATATÜRKÇÜLÜÄžE ISINDIRMA DENEMESİ

Annem komünizme olan ilgimin güçlenerek arttığını gözlemliyordu. On dört yaşımda akıllıca bir hamle yaptı ve beni AtatürkçülüÄŸe ısındırmak için Pendik Atatürkçü DüÅŸünce DerneÄŸi'ne götürüp getirmeye baÅŸladı. Orada sohbet ettiÄŸimde herkes "solcu"ydu ama kimse "sosyalist" ya da "komünist" deÄŸildi. Laiklikten, birlik bütünlükten bahsediyorlardı ama bu bir komünist olarak bana pek fazla ÅŸey ifade etmedi. Küresel sorunlara küresel çözümler arıyordum. Komünist yol haritası oldukça netti: sosyalist devrim, proletarya diktatörlüÄŸü, sosyalist devletin dünyaya yayılması, ardından da komünist çaÄŸ.

ADD'nin kitap satış bölümünde bir kitap ilgimi çekti ve satın aldım: Anıl Çeçen'in "Ulusal Sol" kitabı. Eve gelip altını çizerek, yanlarına notlar alarak okumaya baÅŸladım. Sıklıkla üzerinde durulan "emperyalist devletlere karşı ulus devletlerin direniÅŸi"ni, global olarak "Kuzey-Güney çeliÅŸkisi"ni anlamakla birlikte, bu bilgiler çözüm için bana uygun gelmedi. Siyasal düÅŸünce dünyam daha baÅŸlangıçtan itibaren ulusal ve dini bakış açılarının, ezilenleri kandırmanın ve sisteme baÄŸlı kılmanın bir aracı olarak icat edildiÄŸi yönünde geliÅŸim göstermiÅŸti. Kitap nihayetinde beni bilgilendirdi bilgilendirmesine ama temel bakış açımı deÄŸiÅŸtiremedi.

[1:16] FİLİZLENMEKTE OLAN ÖLÜM KÜLTÜRÜ

Annem ve dedemle birlikte yaÅŸadığım evde enternasyonal sınıf mücadelesi olarak komünist anlayışın teorisini kavramak üzerine çalışmalarımı derinleÅŸtirirken, “Türk solu”nun popüler müzik eserleriyle de tanışıyordum. Cem Karaca'nın, Edip Akbayram'ın ÅŸarkıları o yaÅŸta beni de pek çokları gibi etkiledi. ADD'den edindiÄŸim Fikret Kızılok'un "Vurulduk Ey Halkım, Unutma Bizi" adlı albümünde, UÄŸur Mumcu'nun ÅŸiirinden alınan "Sizin için Öldük" baÅŸlıklı kısım, hem içerik hem de Fikret Kızılok'un etkileyici yorumuyla içime çivi gibi saplandı.

"Giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
Ege'deki tütün iÅŸçileri, sizin için öldük.
DoÄŸu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük.
İstanbul'daki, Ankara'daki iÅŸçiler, sizin için öldük.
Adana'da paramparça elleriyle ak pamuk taşıyan iÅŸçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım unutma bizi!"


İçimde farkında olmadan bir ÅŸeyler yavaÅŸ yavaÅŸ deÄŸiÅŸiyordu. Komünist aydınlık bir dünyanın rasyonalizmine inanmak günlerime neÅŸe ve umut katmıştı; ancak "dava uÄŸruna ölme", öldürme, iÅŸkencelerden geçme düÅŸüncesi, bir süredir acı ve ölüm kültürü olarak içime sızıyor, iÅŸin rengini deÄŸiÅŸtiriyordu. Komünist parıltılı bir gelecek, göremeyeceÄŸimiz, tadamayacağımız bir güzellikti ve baÅŸkaları tadabilsin diye bizim kendimizi feda etmemiz gerekiyordu. NeÅŸem solarken içimde bir hüzün ve melankoli büyüyor, bir devrimci ÅŸarkı ise beni kabule zorluyordu:

“Ötekilere bıraktık güneÅŸi karşılamayı.
Nasıl ama nasıl isterdik,
İsterdik biz de yaşamayı.
Erken öleceÄŸiz seninle biz,
Åžafaktan önce öleceÄŸiz.
Madem ki biz partizanız,
Zincirin ilk halkasıyız,
Erken öleceÄŸiz seninle biz,
Åžafaktan önce öleceÄŸiz."

[1:17] "ÅžIMARIK BURJUVA ÇOCUKLARIYLA OKUMAM."

Ortaokulu her sene kurul kararı ile geçerek, uyarı ve ihtarlarla birlikte zar zor bitirdim. Babam aynı kolejin lise bölümüne gitmemi istiyordu. Ancak ben daha fazla o okula gitmek istemedim ve Anadolu lisesi sınavlarına girdim. Seçeneklere annemin öÄŸretmen tanıdıklarının önerdiÄŸi teknik bir okulu da yazdık. Bu, Tuzla'da Japonların kurup donattığı, idari kadronun Japonya'da eÄŸitim gördüÄŸü, Türkiye'nin o dönem en iyi teknik lisesiydi. Okulu kazandığımda babam itiraz etti.

"Yahu teknik okula gidilir mi? Teknik okul bir an önce hayata atılacaklar içindir."
"Ama elektronik bölümünü bitirdiÄŸimde, üniversite sınavlarında elektronik mühendisliÄŸini seçtiÄŸim takdirde ek puan veriyorlar ve kazanmam neredeyse kesin gibi bir ÅŸey oluyor."
"Sen okuduÄŸun kolejin lisesine git. Bitirdikten sonra istersen yine elektronik mühendisi olursun."
"Hayır ben o okula gitmem. Şımarık burjuva çocuklarıyla okumam. Devlet okulunu kazandım ben. Gidip orada halkın çocuklarıyla okuyacağım."
"İyi git oku. Ondan sonra piÅŸman ol da gör. "

[1:18] "ONUN BİLİMADAMI OLMASINI İSTİYORUM." 

Giysi dolabımın üzerine büyük bir Deniz GezmiÅŸ posteri astım. Altında babasına son mektubu bulunuyordu. Mektuptaki bir kısım ise ÅŸöyleydi:

''Kitaplarımı küçük kardeÅŸime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uÄŸraÅŸsın ve unutmasın ki, bilimle uÄŸraÅŸmak da bir yerde insanlığa hizmettir."

Annem de sıkıştıkça mektubun bu kısmına baÅŸvuruyor, bana "Bak görüyor musun kardeÅŸine neyi öÄŸütlüyor! 'Sen de benim gibi devrimci ol.' demiyor, 'bilimadamı ol' diyor. Sen de bilimadamı ol!" diyordu.

[1:19] "HOÅžÇAKAL YARIN" 

1998 Ekim'inin 2. haftasıydı. Sinemalarda Deniz GezmiÅŸ ve arkadaÅŸlarını anlatan "HoÅŸçakal Yarın" filmi oynuyordu. İzlemeye gittiÄŸim salon büyüktü ve gündüz matinesi olmasına raÄŸmen yarısı doluydu. Filmin son beÅŸ dakikasına gelindiÄŸinde Deniz GezmiÅŸ, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan idam sehpasında slogan atmaya baÅŸladı:

Deniz GezmiÅŸ:
"YaÅŸasın Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye!"
"YaÅŸasın Türk ve Kürt Halklarının KardeÅŸliÄŸi ve Bağımsızlık Mücadelesi!"


Hüseyin İnan:
"Bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum."
"YaÅŸasın iÅŸçiler! YaÅŸasın köylüler!"
"Yaşasın halkların birliği! Kahrolsun faşizm!"


Ardından sehpalar çekildi ve ben öylesine sesli, kendini kaybetmiÅŸ bir ÅŸekilde aÄŸlamaya baÅŸladım ki, bir süre sonra kendime gelmeye baÅŸladığımda beni izleyen seyircilerle karşılaÅŸtım.

[1:20] İLK EYLEMİM: CUMHURİYET YÜRÜYÜÅžÜ

25 Ekim 1998 - Pendik ADD ile birlikte, Cumhuriyet'in 75. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde gerçekleÅŸtirilecek “Cumhuriyet YürüyüÅŸü”ne katılmak üzere annemle ÅžiÅŸli'ye gittik. Bu yürüyüÅŸ benim de ilk eylemim oldu. Hayatımda ilk kez, sol elimi yumruk yapıp havaya kaldırarak slogan atıyordum. Attığım sloganlar, içinde yürüdüÄŸüm kortejle uyumlu bir ÅŸekilde Atatürkçü sloganlardı. Bu kitlesel eylemin parçası olmak heyecanlıydı, ancak bir yönüyle de eksikti: tehlikesi yoktu. Uzunca süre ayakta kaldıktan, yürüdükten ve bağırdıktan sonra tatlı bir yorgunlukla, yine ADD ile birlikte, Pendik'e geri döndük. Güzeldi.    

[1:21] 15. YAÅž GÜNÜ 
Marks - birthday-2.png

On beÅŸinci yaÅŸ günümde, annem evde sürpriz bir doÄŸum günü partisi hazırladı. Bir arkadaşım mahallede beni gezdirirken meÄŸer diÄŸer arkadaÅŸlarım evde balon ÅŸiÅŸiriyormuÅŸ. Eve döndüÄŸümüzde onları karşımda bulmak beni mutlu etti. Biri ilkokuldan sınıf arkadaşım, diÄŸer ikisi de mahallede devrimci muhabbetlere girdiÄŸim abilerimdi. Biri bana doÄŸum günü hediyesi olarak Grup Yorum kaseti almıştı. Bir diÄŸeri ise cüzdanında taşıdığı Ferhat Tunç resmini çıkarıp hediye etti. Birlikte duvarımdaki resimlerin arasında bir yere yapıştırdık. Daha sonra ise balonların üzerine orak çekiç çizip sloganlar yazdık.

[1:22] "BİR ÖRGÜTÜM OLMALI."

Sonunda, "Madem ki ben bir komünist devrimciyim, bir örgütüm olmalı." diye düÅŸündüm. İyi ama hangisiydi doÄŸru olan? On üç yaşımdan on beÅŸime kadar olan iki yılda sosyalizmin kapitalizmden farkını anlamak için zaman harcamış ve sosyalist devlete ancak devrim yoluyla varılabileceÄŸine ikna olmuÅŸtum. Peki ama devrim nasıl yapılırdı? Bunun için uygun yol neydi? Kırdan ÅŸehre mi yayılmak gerekiyordu, ÅŸehirden köylere mi? Her yerde eÅŸ zamanlı bir isyan mı örgütlenecekti yoksa kurtarılmış bölgeler mi oluÅŸturulacaktı? Örgütlenme iÅŸçileri mi birinci hedef olarak görmeliydi, köylüleri mi? Bu ve bu türden pek çok soru kafamı kurcalıyordu. Komünizmin üstünlüÄŸü bana o kadar açık geliyordu ki, önyargısız, anlamak için dinleyen hemen herkes çabucak ikna olabilir sanıyordum. Herkesin doÄŸruları öÄŸrenmesini saÄŸlamalı, örgütlenip "ahlaksız insanların", "zalimlerin" düzenine bir son vermeliydik.

Devrimci örgütler arasındaki farkları anlamak için Pendik'ten kalkıp Kadıköy'e gidiyor, ne kadar devrimci dergi varsa toplayıp dönüyordum. Aldığım dergileri evde annemden gizli okumak da, çocuksu bir illegaliteydi benim için.

[1:23] "MARKSİZM ve GERİLLA SAVAŞI"

Lise birinci sınıftaydım. Okulun kantinindeki bir masa üzerinde kitap ve defterlerimi açmış, bir yandan yapacağım elektronik devrenin notlarını yazarken, diÄŸer yandan da malzemelerini bir araya getiriyordum. O sırada son sınıflardan tanımadığım bir öÄŸrenci yanımdan geçerken laf attı:

"Ee geleceÄŸin emekçisi olmak nasıl bir duygu?"

Başımı kaldırıp baktım. Gözlüklü, siyah dalgalı saçlı, beyaz tenli bir gençti. Bu soru beni oldukça heyecanlandırdı. Birkaç saniye ona ÅŸaÅŸkınlıkla baktıktan sonra cevap verdim:

 

"Kendi alın terimle, sömürmeden para kazanacağımı bilmek çok güzel bir duygu!"

Sanki aramızda bir parola-iÅŸaret sistemi vardı. Onun cümlesindeki "emekçi" kelimesi, benim cümlemdeki "alın teri", "sömürü" kelimeleri ile eÅŸleÅŸmiÅŸti ve biz aynı cephenin askeri olduÄŸumuzu anlamıştık. Ben böyle bir cevap verdiÄŸimde, bu sefer ÅŸaşıran karşı taraf oldu. GideceÄŸi yere gitmekten vazgeçmiÅŸ gibi, gelip karşıma oturdu.

"Kitap okur musun?"
"Evet okurum."
"Ne okursun mesela?"
"Bunu sana söyleyemem."
"Söyle ya ne olacak?"
"Peki. Şuanda 'Marksizm ve Gerilla Savaşı' kitabını okuyorum. William Poweroy'un..."
"..."

Bir sessizlik oldu. O bana, ben ona baktım bir süre. Tepkisini bekledim. O da sanki ne yapacağını düÅŸünüyordu. Sonunda elini uzattı ve, "Tanışmadık. Ben Ali Rıza." dedi. Ben de elimi uzatıp adımı söyledim; tokalaÅŸtık. Takip eden süreçte beni okul bünyesinde ne kadar devrimci, solcu öÄŸrenci varsa tanıştırdı.

[1:24] "ÖLDÜRMEK KESİN KONUÅžMAKTIR."

Turhan FeyizoÄŸlu'nun yedi yüz sayfalık "Mahir" adlı bir kitabı vardır. THKP-C Dava Tutanakları'na rast gelip bir süre okuduktan çok sonra, Mahir Çayan'ın kim olduÄŸunu ve kavgasını daha fazla öÄŸrenme niyetiyle bu kitaba baÅŸvurdum. Deniz GezmiÅŸ ile Mahir Çayan'ı kıyasladığımda, Mahir'i çok daha inançlı bir devrimci olarak görüyordum. EÄŸer komünizm uÄŸrunda ölünebilir bir hedefse, pekala uÄŸrunda öldürebilir de olmalıydı. Haluk Bilginer'in baÅŸrolünü oynadığı 2006 yapımı "Polis" filminde Musa Rami karakteri, "Öldürmek kesin konuÅŸmaktır." diyecekti. EÄŸer dünyayı deÄŸiÅŸtirmek istiyorsak, kesin konuÅŸmaktan baÅŸka yol yoktu. Devrimi istiyormuÅŸ gibi mi yapacaktık, yoksa gerçekten isteyerek ne gerekiyorsa yapacak mıydık?

DiÄŸer yandan Deniz GezmiÅŸ'in bu denli popüler olmasını sorguluyordum. Kısa süre önce sinema filmine dahi gitmiÅŸtim. Filmden sonra ise "Hakkında film çekilebildiÄŸine göre, sistem için yeterince tehlike arz etmiyor olmalı." diye düÅŸündüm.

Mahir Çayan'ın "Bütün Yazılar"ının toplandığı bir kitap satın alıp okuduktan sonra, Türkiye üzerine çözümlemelerini, devrimci stratejisini öÄŸrendim. Söylediklerinin doÄŸruluÄŸunu ölçebilecek ne derinliÄŸe sahiptim, ne de bilgiye. Ancak okuduÄŸum hiçbir cümlesi beni ÅŸaşırtmamış, içimde bir dirençle karşılaÅŸmamıştı.

Türkiye devrimci hareketinin öncülerinden bir diÄŸer isim de İbrahim Kaypakkaya'ydı, ancak hakkında özel bir araÅŸtırmam olmadı. Onu ve fikirlerini daha çok "Kaypakkayacı" denilen yayınları diÄŸer devrimci yayınlarla birlikte edindiÄŸimde, kıyaslamalar yaparak öÄŸreniyordum. Bu kıyaslamalar esnasında Kürt sorunu çok çarpıcı bir ÅŸekilde önüme çıkıyordu. "Kürtlerin ulusal mücadelesi", "Kürtlerin sorunları", "Kürdistan" konularının sıklığı beni boÄŸuyordu.

"Türkiye'de yaÅŸayanlara Türkiye halkı denir. Türk, Kürt, Laz, Çerkez... Hepsi tek bir halkın unsurlarıdır. Hepsinin sorunu birdir: kapitalist düzen! Yıkılması gereken budur. Sosyalizm her ulusun ezilenlerinin ortak ülküsüdür. Aksi komünizme ihanettir." Böyle diyordum. Birilerinin "Türk solu" olarak gördüÄŸü bu yaklaşımı, "Türk solu" kavramından habersizce savunuyor, benimsiyordum. Lenin'in "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" konusunda yazdıklarını okumayı bile reddettim.

Böylelikle daha fazla Grup Yorum kasedi edinmeye, okuduÄŸum dergi çeÅŸidini ise azaltmaya baÅŸladım. Mücadele edeceÄŸim "Cephe"yi yavaÅŸ yavaÅŸ buluyordum.

[1:25] "SİSTEM"LE İPLER KOPUYOR

Lise 2'ye geçtiÄŸim yıl üniversiteye giriÅŸ sisteminde ciddi bir deÄŸiÅŸiklik yapıldı. Babamı teknik liseye gitmem konusunda iknaya gayret ederken ona "elektronik mühendisliÄŸi garanti" demiÅŸtim. Ancak yeni sınav sistemiyle teknik ve meslek lisesi öÄŸrencileri liseden bozma iki yıllık yüksekokullara yönlendirilmeye baÅŸlandı ve dört yıllık üniversite tercihi olarak ulaşılabilir yalnızca teknik öÄŸretmenlikler kaldı. ÇocukluÄŸundan itibaren öÄŸretim kurumlarından nefret eden biri olarak, öÄŸretmen olma hayali kuramıyordum. "OkuduÄŸumuz bir yılı yakalım ve düz liseye sıfırdan baÅŸlayalım." dediÄŸimizde, "Hayır hiçbir yere gidemezsiniz. Geçen sene eÄŸer sınıfı geçemeyip kalsaydınız gidebilirdiniz. Ancak sınıfınızı geçtiniz ve artık bu okulu bitirmeden hiçbir liseye tekrardan baÅŸlayamazsınız." dendi. Bu olay "sistem" olarak tanımladığım ÅŸeyin bir parçası olmakla kendimi devrime adamak arasındaki kararsızlığımın da sonu oldu.

“Sistem”le ipleri öyle kararlı kopardım ki, yıl içinde on üç dersimin on tanesi zayıf geldi. Dersleri dinlemek yerine bir köÅŸede ya volkmen dinliyor ya da sıranın altında kendi kendime satranç oynuyordum. Sınavlar ise can sıkıntımı atmak için kopya çekme oyunundan fazlası deÄŸildi. EÄŸer öÄŸretmen kopya çekmeye müsaade eder de sınıfta bir uÄŸultu belirirse tüm hevesim kaçıyordu ve boÅŸ kağıt verip çıkıyordum. "Devamsızlık hakkı" dediÄŸimiz yirmi günü, on dokuz buçuk yapana kadar okuldan kaçıyor, sıkça da bir arkadaşımla içki içmeye sahil kenarına gidiyordum. Bunalım, melankoli ve kaybolmuÅŸluk duygusu beni devrimci mücadeleye günden güne daha da yaklaÅŸtırıyordu.

[1:26] HAYDAR

Elektroteknik Atölyesi öÄŸretmenimizin bir uygulaması vardı. Üç dört saat süren atölye iÅŸlerinden sonra herkesin masasını ve etrafını temiz tutmasını isterdi. Bunu saÄŸlamak için de üzerinde "Haydar" yazan tahta bir sopa ile, ders sonunda denetlediÄŸi masalarımızda bulduÄŸu her bir parça için avuç içlerimize sertçe vururdu.

Bir gün masamı oldukça dağınık bıraktım. Kablo kırpıntıları, damlamış lehim, tıraÅŸlanmış kalem parçaları... ÖÄŸretmen yeterince temiz bulmadığı her öÄŸrenciyi cezalandırarak benim sırama geldi. Masamın halini gördüÄŸünde ÅŸaÅŸkına döndü. Ondan fazla "çöp" parçası vardı.

"Aç bakalım elini." dedi, açtım. Sert bir ÅŸekilde vurmaya ve her zamanki gibi saymaya baÅŸladı. "Bir, iki, üç..." Elimi diÄŸer öÄŸrenciler gibi darbeden sonra sallamıyor ya da ovuÅŸturmuyordum. Tepkisiz ve bazen de gülümser bir yüzle öÄŸretmene bakıyordum. BeÅŸinci ya da altıncı darbeden sonra, "İstersen biraz da öbür elinden devam edelim." dedi. "Hayır öÄŸretmenim. Gayet iyi gidiyorsunuz." dedim. Aynı ele Haydar sertçe inip kalkmaya devam etti. Bir seyirci çemberi oluÅŸmuÅŸtu. Hiçbir acı belirtisi göstermiyordum. İstediÄŸim ÅŸey tam da buydu. ÖÄŸretmene bir mesaj verdiÄŸimi düÅŸünüyordum. EÄŸer acı çektirmek bir korkutma ve otorite aracıysa, acıdan korkmamak otoriteye bir baÅŸkaldırı yöntemi olmalıydı.

[1:27] OKUL ARAMASI

Fizik dersiydi. Kapı açıldı ve içeri müdür yardımcıyla kimya ve İngilizce öÄŸretmenleri girdi. Fizik öÄŸretmenine:

"Hocam müsaade ederseniz, bir arama yapmak istiyoruz."
"Tabi buyurun."

Çantamda o gün birine okuması için vermek üzere örgütsel yayınlar getirmiÅŸtim. Bu yayınların bulunması demek, kesin bir disiplin cezası almak anlamına geliyordu. Kimya öÄŸretmeni gittikçe benim olduÄŸum kısma yaklaşıyordu. Bir ÅŸeyler düÅŸünmeliydim. Yanıma geldi ve çantama yöneldi.

"Bir dakika hocam! Arama izniniz var mı?"
"Nasıl yani?"
"E hocam üzerimi, çantamı aramanız için arama izniniz olmalı. Kimden izin aldınız?"

Suratıma anlamsızca baktı ve ardından da müdür yardımcısına seslendi:
"Bu öÄŸrenci aratmıyor kendini!"

Sınıfta, okul bahçesinde, hatta sokakta bile öÄŸrenci tartaklamakta sakınca görmeyen müdür yardımcısı yanımda bitip sert bir ÅŸekilde bana baktı.

"Nedir sorun?"
"Arama izniniz var mı?"

Sessizce ve dikkatli bir ÅŸekilde beni tepeden tırnaÄŸa süzdü. Bir durum var ama ne? Anlamadan agresif bir harekette bulunmak istemedi.

"Sen geç bakim ÅŸu köÅŸeye."

Çantamı alıp kapının yanına gittim. Birkaç kiÅŸiyi daha arayıp bitirdiler. Aranmamış kiÅŸiler kalmıştı. Müdür yardımcısı, "Sen gel benimle."

Birlikte odasına doÄŸru gittik. O odasına girdi, ben de kapısının dışında beklemeye baÅŸladım. Benden önce içeriye bir baÅŸka öÄŸrenci aldı. O anda koridorda hiç tanımadığım bir öÄŸrenciye çantamdaki dokümanları uzattım ve "KardeÅŸ ÅŸunları lütfen al ve sakla. Aksi takdirde beni okuldan atarlar." dedim. ÅžaÅŸkın bir ÅŸekilde kendisine uzattığım dergileri ve kitabı alıp uzaklaÅŸtı. Müdür yardımcısının odasındaki öÄŸrenci çıkarken, "Seni çağırıyor." dedi. Elimde boÅŸ çanta ile içeri girdim.

 

"Åžimdi bekle sen polisi çağırıyorum. Gelsin de o seni arasın." dedi ve telefonu tuÅŸlamaya baÅŸladı. "Sorun deÄŸil, bekliyorum. Gelsin arasın. Muhtemelen onun arama izni olacaktır." diyerek karşılık verdim. Bana baktı ve telefonu yerine koydu. Geçen sürede bir ÅŸeylerin deÄŸiÅŸmiÅŸ olduÄŸu belliydi.

"Kendine çok dikkat et! Hiç mi kravatın yamuk olmayacak!? Hiç mi ayakkabın boyasız olmayacak!? Gözüm üzerinde olacak. Åžimdi git."

Odadan çıktım ve derin bir nefes aldım. Dokümanları kime verdim ben? Ne yaptı acaba? Aradan iki ders geçti ve tekrar müdür yardımcısının odasına çaÄŸrıldım. GittiÄŸimde müdür yardımcısı hafif bir keyifle, "Yoksa çantandaki bunlar mıydı?" diye sorarken bana benim kitap ve dergilerimi gösterdi.

"Bu gösterdikleriniz nedir bilmiyorum. Benim çantamda bir ÅŸey yoktu. Ben yalnızca arama izni olmadan arama yapılmasını istemedim. 'İzniniz var mı?' diye sordum ve hiç kimse de bana 'Var.' demedi."
"Tabi tabi öyledir." dedi ve daha fazla uzatmadı; "Git ÅŸimdi."

Böylece o gün idarenin radarı tarafından fark edilmiÅŸ oldum.

[1:28] İŞÇİ PARTİLİLERLE SOHBET

2000 yılının 1 Mayıs'ına birkaç gün kalmıştı ancak nerede olacaktı bu 1 Mayıs? Kartal'da yürürken İşçi Partisi bürosunun tabelası gözüme çarptı. Gidip kapılarını çaldım. Orta yaÅŸlı bir kadın ve bir adam içeri buyur ettiler. Kendimi kısaca tanıtıp 1 Mayıs'ın nerede yapılacağını sordum. Aradığım cevabı aldım ama çayla birlikte iyi de sorgulandım. Silahlı mücadele yanlısı ve Cephe sempatizanı olduÄŸumu söylediÄŸimde oldukça heyecanlandılar. Bir çay daha söylediler ve sohbet ders vermeye dönüÅŸtü.

 

"Liderleri Avrupa'da lüks içinde yaşıyor. Paraları uyuÅŸturucu ve silah kaçakçılığıyla elde ediyorlar. Bunların devrimle mevrimle falan iÅŸi yok."

 

Çayımı içiyor, bir yandan da dinliyordum.

"Sen bırak Cephe'yi falan. Sen gel bizimle."

"TeÅŸekkür ederim ama ben yine de bildiÄŸim gibi hareket edeceÄŸim."


Sonunda çayım bitti ve ben müsaadelerini isteyip ayrıldım.

[1:29] 1 MAYIS

1 Mayıs 2000 - Hafta içi her gün olduÄŸu gibi, saatin alarmı çaldı ve ben kalkıp okul üniformamı giymeye baÅŸladım. Duvarım Mahir Çayan, Che Guevara, Fidel Castro, orak çekiç amblemi, devrimci gerilla savaÅŸçılarının silüetleri, yoksul iÅŸçiler-köylüler ve daha birçok politik resim ve sembolle dolup taşıyordu artık. Annemin yatağı benim yatağımın hemen karşısındaydı ve hareketlerimi takip ettiÄŸini hissediyordum. Çantamı da her zamanki gibi hazırladıktan sonra odadan çıktım ve hızlı bir ÅŸekilde salona geçtim. Sivil elbiselerimi bir gün önceden koltuklardan birinin arkasına saklamıştım. Üstümü deÄŸiÅŸtikten sonra aynı yere okul üniformamı ve çantamı yerleÅŸtirdim.

Önce Pendik'ten İETT otobüsleriyle ÅžiÅŸli'ye geçtim. İyi de neredeydi bu Abide-i Hürriyet caddesi? Sora sora buldum. Bütün güzergahlardan kitlesel ÅŸekilde insanlar geliyordu. "Benimkiler" neredeydi acaba? Önce bütün yolların çıktığı merkez noktaya gittim; ardından da orada gözüme kestirdiÄŸim birisine sordum:

"Pardon Cephe nerede acaba?"
"CHP mi? Bak ÅŸimdi ÅŸuradan düz git..."
"Hayır CHP değil, Cephe Cephe!"
"Haaa ... Cephe için bu taraftan git."
"SaÄŸ ol."

GösterdiÄŸi yönde ilerledim. İçim içime sığmıyordu. Bir yandan pankartları okuyor diÄŸer yandan da hızlı hızlı yürüyordum. Sonunda bir pankartın önünde durdum. İmza tanıdık geldi. Bir yirmi saniye kadar ilerleyiÅŸlerini seyrettim, sloganlarını dinledim. Kortej kenarındaki bir kıza:

"Pardon bu Cephe mi acaba?"
"Sen kime bakmıştın?"
"Ben Cephe'ye bakmıştım."
"Ne yapacaksın Cephe'yi?"
"Katılacağım!"

Kız güldü ve beni kolumdan tutup kortejin içine çekti.
"İşte katıldın!"
"Oleeeyy!"

Çok mutluydum. İnsanların suratına sanki yıllarca görmeyi bekleyip de göremediÄŸim tanıdıklarım gibi bakıyordum. Hepsi benim abilerim, ablalarım gibiydi. Utanmasam hepsine sarılırdım. Onlarla birlikte yürüyor, avazım çıktığı kadar bağırarak slogan atıyordum. Kendimi denize varmış bir akarsu gibi hissediyordum.

Sloganlar, yürüyüÅŸ, miting konuÅŸması ve bir süre müzikten sonra (ki "benimkiler" ne miting konuÅŸmasını takıyordu ne de çalan müzikleri) bir düÄŸmeye basılmış gibi kortej kısa süre içinde dört bir yana dağılıverdi ve ben ortada kala kaldım. Oysa aklımda birileriyle sohbet etmek arzusu vardı. Etrafa dağılanlardan hangi birinin arkasından gideceÄŸimi ÅŸaşırdım. Ben de otobüsten indiÄŸim yere doÄŸru yöneldim. Anlaşılan bugünlük payıma düÅŸen bu kadardı.

Annem beni evin kapısında üstümde sivil elbiselerle karşıladı. Yüzüm güneÅŸin altında durmaktan kızarmıştı.

"Okula gitmedin mi sen?"
Sırıtarak cevapladım:
"Yooo! 1 Mayıs'a gittim."
Annem de kızgın bir sesle karşılık verdi:
"İyi halt ettin!"

[1:30] 3. EYLEMİM: KENDİMİ ÖRGÜTLEMEK

Bir süredir evimizde internet vardı. mIRC adlı, ÅŸuan için oldukça ilkel bir sohbet programında zaman geçiriyordum. Takma isimler, sohbet odaları, kadın mı erkek mi bilemediÄŸiniz insanlarla dolu, kör bir sanal ortamda, rastgele sohbetler ediliyordu. Bense "solcu" sohbet kanallarına takılıyordum.

Bir gün bir duyuru yapıldı. Bu duyuruya göre yine ÅžiÅŸli’nin Abide-i Hürriyet caddesinde bir miting yapılacaktı ve her ne kadar miting sendikalara yönelik olsa da, bazı örgütler de orada siyasi mahkumlarla ilgili kendi gündemlerini dile getirecekti.

Abide-i Hürriyet Caddesi… Biliyorum artık burayı!

 

Alan bir önceki gibi kalabalık deÄŸildi. "YoldaÅŸlarım"ı bulmak da bir önceki kadar zahmet gerektirmedi. Dağıtılmakta olduÄŸunu gördüÄŸüm, üzerinde slogan yazan önlüklerden birini alıp giydim ve sloganlara eÅŸlik etmeye baÅŸladım. Miting konuÅŸmaları yerini türkülere, müziklere bıraktı. Sahnede Fevzi KurtuluÅŸ vardı. Bende de bir iki kaseti olduÄŸundan ÅŸarkıları yabancı gelmemiÅŸti. O söylerken ben de yüksek sesle ona eÅŸlik ediyordum. Oldukça ÅŸendim. Bir süre sonra fark ettim ki, bulunduÄŸum kortej içinde kimse ÅŸarkılara eÅŸlik etmediÄŸi gibi, bir de bana tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Fevzi KurtuluÅŸ ile aralarının pek olmadığını düÅŸündüm ve sustum. Ancak yine de bir öncekine göre daha tecrübeliydim. Bu sefer dağılmaya baÅŸladıklarını fark ettiÄŸim anda harekete geçtim ve cebimdeki adresi çıkartıp yanımdaki birine:

"Pardon. Ben bu adrese gitmek istiyorum. Buradan nasıl gidebilirim?"
"Ne iÅŸin var senin orada?"
"Ben buraya gidip tanışmak istiyorum insanlarla."

Yüzüme ÅŸöyle bir baktı ve, "Tamam gel benle, seni birisiyle tanıştıracağım. O da oraya gidiyor. Beraber gidersiniz." dedi. Birlikte biraz yürüdük.

"Abla, bak burada dergiye gitmek isteyen bir genç var. Sana teslim ediyorum."
"Aa öyle mi? Tamam. SaÄŸ ol."

Dergi bürosuna varana kadar belki kırk beÅŸ dakika kadar yürüdük. Yürürken yapılan bir sorguydu bu.

"Gerilla olmaya geldim ben!"
"Ooo! Çok ateÅŸlisin ya! Ama gerilla olana kadar demokratik mücadele alanında birçok eksik var, insan ihtiyacı var. Demokratik alanı neden düÅŸünmüyorsun?"
"Herkesin yetenekleri farklıdır. Belki benim yeteneğim asker olmaktır?"

[1:31] VETO EDİLEN ASKERLİK ARZUSU

Dedem Kore'de görev almış, mesleki hayatının çoÄŸunu DoÄŸu ve GüneydoÄŸu Anadolu'da tamamlamış, son olarak da Tuzla Piyade Okulu Harekat EÄŸitim Åžube Müdürü olarak emekli olmuÅŸ bir albaydı. Kartal'daki evin cam kenarı önünde askerlik maceralarını dinlemeye bayılırdım. O da ilgiyle dinleyen torununa anlatmaktan hoÅŸlanırdı.

Dedemin babası da kırmızı kurdeleli istiklal madalyası sahibi bir jandarma subayıydı. Amcam da bu askerlik geleneÄŸinin üçüncü nesil sürdürücüsü olarak Kara Kuvvetleri'nde subaylık görevini yapıyordu. Dördüncü nesil asker pekala ben olabilirdim.

"Ben de asker olmak istiyorum." dedim dedeme. Yaşım sekizdi.
"Ooo öyle mi? Bu çok güzel bir haber. Hangi branÅŸta asker olmak istiyorsun?"
"Imm, tankçı ya da denizaltıcı olarak düÅŸünüyorum."
"Çok iyi, çok iyi."

İlkokulu bitirdiÄŸimde askeri okula gitmeyi düÅŸünüyordum, ama annem bu karara hiç sıcak bakmadı. Askeri hayatın ne kadar disiplinli, kuralcı, sıkıcı ve çekilmez olduÄŸuna dair inançlarını sıraladı. Bu karşı duruÅŸ beni askerlikten soÄŸutmadı ancak gelecek planımın onaylanmamasından ötürü kırılmıştım. Anneme karşı bir irade geliÅŸtirebilecek durumda da deÄŸildim. Babamın ise bu arzumdan haberi yıllar sonra olacaktı.

[1:32] F TİPLERİNE KARŞI PANELİSTLİK

Dergi bürosuna vardık. Orada sohbete devam ederken, liseli bir genç içeri girdi.

"Bizim film gösterimimiz olacak. Biletler basıldı mı?"
"Gel bak seninle tanıştıracağım biri var. Bu arkadaÅŸ da liseli. Bizi bulmak için okula gitmeyip eyleme gelmiÅŸ."

 

Biraz sohbet ettik ve telefonlarımızı aldık. Böylece arzum yerine geldi ve önce kendimi örgütleyerek devrimci mücadeleme baÅŸlamış oldum. Üç dört gün sonra Kartal CHP binasında buluÅŸtuk.

"Bir hafta sonra burada F tiplerine karşı bir panel yapacağız. Avukat Behiç AÅŸçı ve bir TAYAD’lı konuÅŸma yapacak. Paneli 'Demokrat Liseliler' olarak biz organize ettiÄŸimiz için, istiyoruz ki bizden biri de konuÅŸma yapsın. Sen yapmak ister misin?"
"Ben mi?"
"Evet."
"Ne anlatacağım ki?"
"İşte genel olarak F tiplerinin sakıncaları üzerine... Biz öÄŸrenciler olarak 'F tipi istemiyoruz, özgür eÄŸitim istiyoruz.'' diyeceÄŸiz."
"Hımm... Anlıyorum. Tamam yapayım."
"Harika!"

Bir hafta sonra konuÅŸmacıların arasında yerimi almış, doluluk nedeniyle ayakta kalanların da olduÄŸu salona konuÅŸma yapmak üzere kendimi hazırlıyordum. Organizasyon sahibi "demokrat liseli" olarak ilk söz sırası bendeydi. Bu topluluÄŸa ilk hitabım olacaktı. Konuma hazırlanmıştım. F tipi hapishanelerin Avrupa'da ne zaman ve nerede tasarlandığından, ilk uygulamaların nasıl sonuçlar verdiÄŸinden bahsettim. F tipi "Beyaz ölüm"dü. İnsanlar konuÅŸacak kimse bulamıyor, beyaz duvarlara baka baka çıldırıyorlardı.

Kendimi kaptırıp konuÅŸmayı oldukça uzun tuttum ve bitirmeyi ancak bir yoldaşın "bitir artık" iÅŸaretinden sonra aklıma getirebildim. DiÄŸer iki konuÅŸmacı ise konuÅŸmalarını sıkça "Berk arkadaşın da dediÄŸi gibi..." diyerek yaptılar. Aslında hatalıydım çünkü F tiplerini anlatmak benim iÅŸim deÄŸildi. Ben bir öÄŸrenci olarak, F tiplerini "F tipi eÄŸitim" ile iliÅŸkilendirmeliydim. On altı yaşındaki bir liselinin kalabalığı F tipi uzmanı gibi bilgilendirmesi, her ne kadar ciddi bir mizaçla yapılırsa yapılsın, birçok insana absürt gelmiÅŸ olmalıydı. Sonrasında öÄŸrendim ki konuÅŸmamı çok beÄŸenenler olmuÅŸ. Biri "Kim bu çocuk böyle?" diye sormuÅŸ da, "Vallahi biz de bir hafta önce bulduk." yanıtını almış.

©2023, Polipatika 

bottom of page